HASAN  DAĞI

 

Hasan Dağının çevresi, günümüzden on bin yıl önce, bugünkünden çok daha güzeldi. O zamanlar Konya’dan  Ereğli’ye kadar uzanan büyük bir göl vardı. Bugünkü Tuz Gölü de, en az üç misli büyüklükte bir tatlı su gölüydü. Gerek iklim koşulları, gerekse doğal çevre günümüzde olduğundan çok daha elverişliydi. Bölge, tamamen ormanla kaplıydı ve bol yağış alıyordu. Yabani koyun, keçi ve sığırlar çok büyük sürüler halinde dolaşıyordu. Böylesine  verimli olan Anadolu topraklarında ilk uygarlıklar doğdu. Buna ilerde daha geniş olarak değineceğim. (15)   

Kemalî Babanın çok güzel bir koşmayla anlattığı ve gören pek çok kişinin de büyülenip bir şiir yazdığı Hasan Dağının  insanlık tarihinde resmi yapılan ilk doğa parçası olduğu sanılmaktadır. Günümüzden dört bin yıl önce sönmüş bulunan (16) 3252 metre yüksekliği olan Hasan Dağı’nın, Taş Devrinin sonları  olarak bildiğimiz Neolitik çağda, (M.Ö. 8500–5700) Hollandalı arkeolog James Mellaart (doğ. 1925) tarafından gün ışığına çıkarılan ve günümüzden on bin yıl önce kurulduğu sanılan Çatal Höyük’te yaşayan insanlar tarafından, sanatçı titizliğiyle çizilmiş bir duvar resmi, Ankara Arkeoloji Müzesindedir. (17)

Neolitik Çağ, insanlık tarihinde önemli bir yer tutar. Çünkü Anadolu insanı bu çağda gerçek bir devrim yaratmıştır. Tarımı başlatmış, hayvanları ehlileştirmiştir. İlk köyler bu devirde, alüvyonlu topraklar üzerinde  kurulmuş, günümüzden 7 bin yıl önce de yaylalara göç etmişlerdir. Köyümüzdeki ören yerlerinin de, Çiftlik-Tepecik, Köşk-Höyük, Gelveri, Güvercinkayası yerleşimleri ile eş zamanlı olduğu akla yatkındır. Avören ve Köy Tepesinde yapılacak bir yüzey araştırmasının bu gerçeği ortaya çıkaracağına inanıyorum.  Karakisle’den ( Kara kilise ) Köy Tepesine çıkarken soldaki bir kayada bulunan hayvan resmi, Kayaburnu’nda bulunan basamaklar ve el ele tutuşup dans eden insan figürleri de o devirlerden kalma olsa gerektir.

Helmut Uhlig “Die Mutter Europas – Avrupa’nın Anası” adlı Almanca kitabında “Çatal Hüyük’te kadın çok saygındı ve yeri baş köşeydi. Kuşkusuz bu durumun, kültürel gelişmesine büyük katkısı vardı. Günümüz Batı kültürünün kökenlerini de Anadolu topraklarında aramalıyız.” (18) diyor.

Prof. Dr. Karl J. Narr da, Çatal Hüyük’le ilgili olarak Dünya Tarihi Ansiklopedisinde şunları yazıyor: Ailenin mirası, anne tarafından akrabalık ön planda tutularak paylaştırılırdı. Baba tarafı ikinci planda kalıyordu. Bir kızla evlenen erkek kızın evine taşınırdı. Ailenin edindiği ev ve tarla gibi mal varlıklarının kullanma hakkı kadınındı. (19)

Dora Jane Hamblin, Türkei-Land der Lebenden Legenden-Türkiye - Yaşayan Efsaneler Ülkesi adlı eserinde şunları yazıyor: Hasan Dağının 135 km batısında büyük bir uygarlık kurulmuştu. Yine aynı dağdan gelen ve obsidiyen denilen volkanik camdan yaptıkları ayna, takı, bıçak, orak, keser, ok ve benzeri şeyleri Ürdün ve Kıbrıs gibi uzak yerlere satarak çok iyi kazanç sağlıyorlardı.(20)

Aşıklı, Ihlara vadisine bir kilometre uzaklıktaki Melendiz Çayı’nın kıyısında bir yerin adıdır.  Çatal Höyük yerleşimi ile çağdaş bir yerleşim yeri ve ilk uygarlıklar açısından  onun kadar önemli olduğu biliniyor. Dünyadaki ilk beyin ameliyatının, Mısırlılardan da önce burada yapıldığı da anlaşılmıştır.

Çatal Höyük üzerinde bu kadar durmamın nedeni, köyümüzdeki kalıntıların da o yıllardan mı, yoksa daha sonra mı olduğunu düşünmemdendir. İkinci bir neden de, ilk medeniyetlerin yakın çevremizde yaratılmış olmasından duyduğum kıvançtır. Ancak yöremizdeki yerleşimin daha sonra; örneğin, Hitit uygarlığına/dönemine denk düşüyor olması da olasıdır. Hasan Dağı  lav püskürürken resmi yapıldığına göre, aynı anda yerleşim yeri olmayabilir. Yine de Çatal Höyük zenginliğinin oluşmasında Hasan Dağı’nın rolü vardı.    

Zaten Hasan Dağı’nı görüp de resmini yapmamak, şiir yazmamak elde mi? Koca şair Karacaoğlan (1606-1679) da: (21)

 

Çok sevdiğim Hasan Dağı

               Şu dumanın hal’olma mı

               Senin gibi yüce dağın

               Eğlim eğlim yol’olma mı

 

dörtlüğüyle başlayan yedi kıtalık bir şiirle Hasan Dağı’nın güzelliklerini anlatıyor.        

 

Çıktım seyreyledim Niğde’yi Bor’u

 

 diye başlayan altı kıtalık bir başka şiirinde: 

 

               Mardin’den de Karac’oğlan Mardin’den

               Çeken bilir ayrılığın derdinden

               Koçhisar’dan Hasan Dağ’ın ardından

               Acep gezsem mavi donlum var’mola

 

diye, yanık yanık mavi donlu sevgilisini aramaktadır. Kemalî Baba da ona nazire yapar gibi:

 

               Sabahtan kalkmış da bir mavi donlu

               Yürü hey kısmetsiz kul dedi bana

               Çıkarıp koynundan bir elma verdi

               Ağlayıp yürüme gül dedi bana

 

demektedir. Şiirin devamından anlaşıldığına göre, Kemalî Baba aradığını bulmuş ve muradını almış gibidir. 

Toros Dağlarının güneyinden, Adana yöresinden de Hasan Dağı için şöyle bir türkü yakılmıştır:

 

Hasan Dağı Hasan dağı

Senden yüce dağ olmaz mı

Sende yaylayan güzelin

Al yanağı bal olmaz mı

 

Hani canlar hani hanlar

Kafeste beslenen canlar

Sevip sevip ayrılanlar

Yanar yanar kül olmaz mı (22)

 

   Gerçekten de Hasan Dağında yaylayan kızların yanakları bal olur.

   Melih Duygulu tarafından derlenip notaya alınan bir başka türkü de  şöyledir:

 

 

 

 

Hasan Dağı’nın gülleri

Ötüşüyor bülbülleri

Gazel okuyan dilleri

Görmedin mi Hasan Dağı

 

Hasan Dağı çatal matal

 Arasında güller biter

 Benim derdim senden beter

 Ben de yandım Hasan Dağı.

       

        Yine Melih Duygulu tarafından notaya alınan başka bir türkünün sözleri de şöyledir:

 

                   Hasan Dağı çatal matal

                   Arasında güller biter

                   Bir yârim var bana yeter

                  

Aşağıdan yukarıdan

                            Sen gara yelden ben poyrazdan

                            Salınalım şimden kelli

 

Hasan Dağı’nın meşesi

Elinde billur şişesi

Del’olup aşka düşesi

                                      Nakarat

Hasan Dağı’nın gülleri

Ötüşüyor bülbülleri

O yârin şirin dilleri

                                      Nakarat

                           

Hasan Dağı’nda sümbüller

Baharda öten bülbüller

Yârin göğsünde ak güller

                            Nakarat

 

   Bu kez ta Antakya’dan; Sıdıka Şerbetçi’den derlenen bir türkü:

 

               Hasan Dağı oymak oymak

               Olur mu hiç yâre doymak

               Ağzı şeker dudağı da kaymak

 

                        Yörü yörü yörü edalım yörü

                        Ben sözümden dönmem geri

                        Sağ olsun yiğidin seri

                        Kazanır geçinir beni

              

Hasan Dağı’nın söğüdü

               Kız kimden aldın öğüdü

               Ah ile ömrüm çürüdü

                                             Nakarat

Hasan Dağı’nın yokuşu

Gider yazı galır gışı

O yarin humar bakışı

                   Nakarat

                                 

   Nida Tüfekçi tarafından derlenip notaya alınan “Hasan Dağı Halayı” yöremizin oyunlarındandır.

   1955 yılında TKP davasından yargılanıp hüküm giyenler, Adana Cezaevi’ne yolcu ediliyor. Hükümlülerden Ahmet Baba şöyle anlatıyor: “Hepimizi bir otobüse doldurup birbirimize zincirle bağladılar. Geceleyin Niğde Ovası’ndan geçiyoruz... Anadolu bozkırı yaz gecelerinde dehşet güzel oluyor. Büyülü, saydam bir gece. Ay ışığı altında Hasan Dağı yalap yalap ediyor... İşte tam bu anda Ruhi Su birden coşuyor. Sanırsınız Hasan Dağı binlerce, milyonlarca yıldır karnında sakladığı ateşini çıkarıyor.

 

Hasan Dağı, Hasan Dağı

                        Eğil eğil de bir bak

Sıkıyor zincir bileği

               Jandarmada din iman yok”

 

Gidiyor kalktı göçümüz

Gülmez ağlamaz içimiz

İnsan olmaktır suçumuz

Hasan Dağı, insan olmak (23) 

 

       Hasan Dağı’nı gören ya da onunla ilgili bir anısı olan herkes ya bir yazı, ya da bir şiir yazmıştır. Ancak Hasan Dağını her yönüyle ve en güzel şekilde anlatmak Kemali Babaya düşerdi. O da bunu yaptı. Hasan Dağı için yazdığı  şiir, “okumaya doyulmayacak” kadar güzel bir şiirdir.                  

Dünyada bir eşi daha olmayan Kapadokya mucizelerinin yaratılmasında büyük katkısı olan Hasan Dağı’nın, adını nereden ve kimden aldığını araştırırken ilginç konularla karşılaştım. Sultan I. Kılıç Arslan (ölm. 1107), Arkhelai adını Aksaray’a çevirdiğine göre (24) tarihteki adı Athar ya da Argaios olan dağa da  Hasan Dağı adının  o zamanlarda verilmiş olduğu akla yakındır diye düşünerek onun zamanına, bundan neredeyse bin yıl öncesine gittim. Öte yandan, Ekim 1994’teki “Aksaray ve Cemaleddin-î Aksarayî “ (25) adına düzenlenen  bir sempozyumda anlatılan şöyle bir söylence de vardı: 

“Prof. Dr. Sayın Kemal Gürsoy’dan... dinlediğim ve birbirini tamamlayan bir menkıbeden anlaşıldığına göre; Külhanî Ali Dede, Hasan Dağı’nda yatan Hasan Dede ile aynı yıllarda yaşamış veya halk hafızası onları çağdaş yapmış olmalıdır. Menkıbe şöyledir: Hasan Dede ile Külhanî Ali Dede arasında zaman zaman “Tanrı yolunda ben senden ilerdeyim”, veya “Bu yolda ben senden daha büyüğüm” diye çekişmeler olurmuş. Birbirlerini görmeden de yapamazlarmış. Bir kış günü Ali Dede “Dağ başında soğuktan buz kesmiştir.” diyerek hamamın külhanından aldığı korları bir mendile çıkılayıp Hasan Dedeye götürür. Böylece manevi büyüklüğünü de ispatlamış olur. Kış geçer, yaz gelir, sıcaklar bastırır. Bu sefer Hasan Dede “Bu sıcakta, hamam külhanında sıcaktan bunalmıştır” deyip dağdaki karlıklarda kalmış buzları bir mendile doldurup Aksaray’a iner. Hamama gelir. Kar ve buz dolu mendilini bir çiviye asar. Gösterdiği kerametten dolayı biraz da gururlanmıştır. Ali Dede ile hoşbeş ederlerken gözü, hamama gelen hanımların ayak bileklerine ilişir. İçinden onları güzel bulduğunu geçirdiği sırada, buzlar eriyip şıp şıp damlamaya başlar. Bunu gören Ali Dede “dağ başında büyüklük taslamaktan kolay ne var. Eğer yiğitsen gel de şehirde, hamamda büyüklüğünü ispatla” der.      

Steven Runciman bir Haçlı tarihçisidir.(26) Birinci haçlı seferini anlatırken, Hasan Dağına adını veren Hasan Bey ve Emir  Gazi ile ilgili olarak şunları yazmaktadır:

“Sultan Kılıç Arslan İznik’i kurtarma girişiminin başarısız kalması üzerine... kendisine tâbi bulunan Hasan Bey ve ... Danişmendoğulları (Başlarında Emir Gazi vardır.) ordusu ile birlikte geri döndü... Haçlılar Ereğli’de Emir Hasan ve Danişmend emirinin kumandasında bir Türk ordusuna rastladılar... Türkler doğrudan doğruya bir meydan savaşını arzu etmemekteydiler; süratle kuzeye doğru çekilerek  Ereğli şehrini Hıristiyanlara  bıraktılar. Bu sırada gökyüzünde görünen bir kuyruklu yıldız haçlı zaferini aydınlatıyor addolundu.”

Ordunun çekildiği yerler Hasan Dağı ve yöresiydi.

Avrupalılar deveyi de ilk kez bu tarihte görmüşler.

Doğan Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” (27) adlı eserinde bu konuyla ilgili olarak şunları yazmaktadır:

“Kutalmışoğlu Süleyman Şah (ölm. 1086) (Bizans generali Filaret’in eyaletlerini fetih amacıyla) ayrıldığında,  İznik’te akrabası Ebü’l Kasım vekildir. Onun kardeşi Ebü’l-Gâzi Hasan Bey, Kapadokya’da, adını verdiği Hasandağ çevresinde fetihler yapmaktadır....

Haçlılara karşı Hasandağ’ında başarılı direnişiyle ün kazanan Hasan Bey, Türkmen’i Ege kıyılarından bozkıra süren Bizanslılara karşı saldırılara girişir.... Büyük Selçuklu Sultanı Tapar ile iyi ilişkiler kuran Hasan Bey, İran’da hapiste tutulan Selçuklu Sultanı Şahinşah’ın Konya’ya dönmesini sağlar. (1110) .... Konya’ya dönen Şahinşah’ın ilk işi akrabası ve naibi Hasan Beyi öldürmek, kardeşi Mes’ut’u hapsetmek olur... 

Danişmendoğlu Emir Gâzi’nin desteğiyle, Sultan’ın öldürdüğü Hasan Bey’in oğlu Boğa, Türkmenleriyle ayaklanır. Şahinşah, tutsak alınır ve gözlerine mil çekilir. Mes’ut, kardeşini kör durumda bile tehlikeli bulur ve onu boğdurtur.”

Boğa, babasının naşını Hasan Dağı’na taşıyıp zirvede bulunan krater

gölünün doğu kenarına defneder. Mezar şimdi oradadır.         

    Büyük gezgin Evliya Çelebi (1611-1682) de 1649 yılında büyük olasılıkla Ulukışla’ya uğramıştır. Çünkü ünlü Seyahatname’sinde şöyle demektedir.  

“Bor’dan sonra ilk menzili Ortaköy’de aldık. Geniş ve ürünü bol bir kaza olup bağ, bahçe, câmi ve mescidi olan gelişmiş bir köydür. Bu köya bağlı otuzaltı adet nâhiye köyleri vardır. Buradan kuzey tarafa doğru gidip güzel köylerden geçtik. Bir menzilde Harvadalı köyüne geldik. Burası da meyvesi bol, verimli, güzel, hanı, hamamı ve câmii olan bir Müslüman köyüdür. Aksaray nahiyeleri köylerindendir. Buradan da yine kuzeye giderek Aksaray şehrine vardık.” (28)

         Ortaköy’den Helvadere’ye «bir menzilde» varabilmek, Ulukışla üzerinden gitmekle olasıdır. Bu nedenle de Ulukışla’ya uğramamış olması düşünülemez.

          Ulukışla köyünün kendine özgü bir kültür yaratması, bir geçit yolu üzerinde kurulmuş olmasındandır.

Ulukışla yöresi Anadolu Selçuklu Devletini kuran Kutalmış oğlu Süleyman Bey zamanında (1077) Türklerin eline geçmiştir. 1142 yılında Selçukluların eline geçmiş ve 1470 yıllarında Osmanlıların egemenliğine geçinceye kadar İlhanlılar, Danişmentliler ve Karamanoğulları yönetiminde kalmıştır.

 

Ali KILINÇSOY